Pek de taşıyamadığı ağırlığı birdenbire iki katına çıktı. Namaz eteği tombul ayaklarına dolandı. Dengesini kaybetmen önce günün şavkı sönüvermişti…
Karanlıktan kuvvetli bir ışık sızdı. Kamaşan gözlerini ovaladı. Ayılıyordu. Başını çarpmıştı, çok acı çekiyordu. Doğrulmaya çalıştı. Başaramadı. Sürünerek eşinin yanına gitti. “Galiba düştüm. Kendimi hiç iyi hissetmiyorum Serhat’ı arar mısın? Bir de doktor getirsin.” Dedi. Yavaşlamışlığına inat, koşar adım davrandı, Ramazan Bey. Hemen büyük oğlu Serhat’ı aradı. Çok üzülmüştü. Kulağı az işitiyordu. Can yoldaşının düştüğünü anlamamıştı. Suçlanmıştı. İyi duyamıyordu. Mahcup bir şekilde yanına döndüğünde “geçmiş olsun, nasılsın şimdi?” Diye sordu. Gönlünü almak istiyordu. Uzun zamandır tespih çektiği için ne kadar baygın kaldığını anlayamamıştı.
Artık yaşlanıyorlardı. Ahir ömürlerinde yalnız kalmışlardı. Dokuzuncu evlatlarının da mürüvvetlerini görmüşlerdi. En küçük oğulları Fatih bir yıl kadar evliydi artık. Çok yakında baba olacaktı. Onun evlenmesi ile rahatlamışlardı. Son görevlerini de ifa etmiş olmak, üzerlerindeki yükü hafifletmişti. Ömürlerinin sürpriz meyvesi Fatih doğduğunda, kendisinden büyük yeğenleri vardı. Evin dokuz numaralı neşesi, hiç ummadıkları bir zamanda girmişti hayatlarına. Çok şaşırmışlar ve utanmışlardı. Torunlarına tanıştırmaları gereken küçük bir dayı onları herkese karşı çekindirmişti. Fakat doğar doğmaz, kalabalık ailenin, yüksek dozlu neşesi oluvermişti Fatih.
En büyük yeğeni onu elinden hiç bırakmıyordu. Kucağında taşıyor, sevgiyle büyütüyordu dayısını. Tüm ilgi Fatih’in üzerine odaklanmıştı. Bazen yeğeninin küçülmüşlerini giymesi gülüşmelere sebebiyet veriyordu. Herkes için eğlenceli bir hadise idi sürüp giden. Fatih’in çocukluğu kimsenin anlamadığı bir süratle geçiyordu. Her defasında Ramazan Bey ve Zarife Hanım “Biz bu küçük yavrunun evlendiği günleri göremeyiz” diyorlardı. Bir köşeye belli bir miktar birikim hazırlamaya çalıştılar. Fırsat buldukça büyümüş; iş güç sahibi evlatlarına emanet ettiler. Onlarda siz hiç merak etmeyin diye karşılık verdiler. Çok sevilen bir çocuk olan Fatih’in kendisinden büyük sekiz tane kardeşi vardı. Sırası gelen evlendi. Yeğenleri dünyaya geldi boy boy. Çok renkli bir aileye mensup olmanın doğuştan kazanılmış, sıradanlığını yaşadı Fatih. Tepkileri ve duyguları doğaçlama gelişiyordu.
Bir sabah uyananlar zamanın ileri sarılmış hızına şaşırmadan edemediler. Nasıl geçivermişti vakit? Seksen senenin sekiz saatlik hatırası yoktu zihinlerde. Yuvadan dokuz kuş uçurulmuştu. Dokuzu da kendi maviliğinde, serüveniyle süzülüyorlardı. Onları uçmayı öğreten kanatlar ise yalnızdı artık. Bu evlat bolluğunda bu tenhalık elbette zorlarına gidiyordu. Bayramlarda oturulacak yeri kalmayan divanlar sabahlarda ve akşamlarda boş kalıyordu. Zarife hanım düşe kalka ev işlerini hallediyordu. Bir zamanlar yemeklerinin güzelliği dillerde dolanırdı. Ama şimdilerde ya tuzunu unutuyordu, ya dibini tutturuyordu. Yalnız sofraya oturdukları vaki değildi. Evleri yol üzerindeydi. Her öğünde misafirlerle bereketlenirdi. Köy minibüsünün bir saatlik ihtiyaç molasını, yolcular Zarife hanımı ziyaretle değerlendirirlerdi. Herkesin sevdiği sayılan bir aile olmanın tüm şartlarını yerine getirilirdi. Her zaman tedarik edilmiş hazırlıkları olurdu. Kalabalık, gelinli, kızlı bir aileydiler. İşin ucundan tutan boldu. Cömert oldukları için evleri hiç boş kalmıyordu. Ne teklif ne randevu, her şey samimiyetle, plansız, içten gelişiyordu. Allah ne verdiyse ikram ediliyordu.
Evlatların okulları, işleri, evlilikleri, iaşeleri ömürlerinin törpüsü olmuştu. Muhabbet dolu günlerden, suskun sofralarda karşılıklı oturdukları günlere gelmiş çatmıştı zaman. Sohbet ihtiyaçlarını, televizyon izleyerek gideriyorlardı. Bir dost ve bir evlatla dertleşme beklentisi ise izdivaç programlarının insafına terkedilmişti, çocukları tarafından. Üçüncü sayfa tatsızlığında gelişmeler, hayatlarının neşesini de alıp götürmüştü ekseriya. Gün ağır çekimde ilerliyordu. Akşam olmuyordu bir türlü. Ama haftalar ve yıllar nasıl bu hızla geride kalıyorlardı.
Bir keresinde tuvalette zorla kaldırılmaya çalışırken geldi kendine. Eşi Ramazan beyin kendisine kalkması için yardım ediyordu. Yine bayılmıştı demek ki. Zorlukla oturma odasına geçtiler. Zarife hanım uzandı. Dinlendi. Biraz zaman geçince durumunu fark etti. Bu halde istirahat edemezdi. Tülbendinin beyazlığı ile meşhur titiz bir hanım, buna dayanamazdı elbette. Bir an; ölümün ona bu mahcup vaziyette geleceğini düşündü. Enerjisini toparladı. Banyoya yöneldi. Telaşla duşunu aldı. Temizlendi. Yeni kıyafetlerini giyindi. Beklemeye koyuldu. İşte şimdi ruhunu teslim etmek için uygun haldeydi. Ama her istediğinde ölemiyor ki insan. Ölüm biz hayata devam ederken, her gün bir bahaneyle kanatlarımıza değiyor. Ama asıl selamını ne zaman vereceğini kimseler bilmiyordu.
Kim bilir? Ölümün ayaz elleri bir daha ne zaman gezinecekti yorgun bedeninde. Bu sefer bir kaldıran olacak mıydı düştüğü yerden? Ve biteviye mahcup yakınlıklar, daha ne kadar uzak duracaktı sevdiklerine…
BETÜL ŞATIR 30 EKİM 2009






















sabah sabah bu kadar duygulanacağımı hiç ummuyordum. Betül Hanım kahvaltım boğazımda kaldı. Hepimizin böyle terkedilmiş bir büyüğü vardır. sizin yaşlılara olan şefkatiniz çok fazla anladığım kadarıyla. çok güzel bir hikayecik olmuş. Tebrik ederim. devamlarını bekliyoruz.
Allahın selamı üzerinize olsun.Allah zihninize kuvvet versin.Güzel,duygu dolu ve bir o kadar da manevi yönden bir yaramıza kalem oynatmışsınız.Ama bu hayatın bir cilvesi.Dini bir terbiyenin olmadığı bir toplumda oluyor genelde.Rabbim sonumuzu hayreylesin.Selam ve dua ile…
yazınızı okurken içim burkuldu. çok ilginç bir durum. ama bitin yaşlılar için geçerli. yalnızlık belkide Allah’ın sunduğu fırsat. Televizyon izleyerek son yıllarını tüketiyor büyüklerimiz. Bu tuzaktan onları bizim sevecenliğimiz kurtaracak inşallah.
Ellerinize ve belleğinize sağlık. Ailece çok beğendik.
esintinin kaynağını bilerek okumak daha farklı oluyor tabi. ama bilinmese de bu üzücü gerçeklik güzel bi şekilde yansımış yazında. tebrik ederim (betül ablacım):)
“kalp hüzünlenir ,göz yaşarır…”diyor ya peygamberimiz…çok duygulandım betül hanım ..ellerinize sağlık..yaşlılarımızın ,özellikle anne-babalarımızın kıymetini onları kaybetmeden önce bilsek keşke.. ebeveyninden ikisinin yada birinin yaşlılığına yetisıp de cennete giremeyen kimsenin burnu yerde sürünsün ,burnu yerde sürünsün , burnu yerde sürünsün ,perişan olsun diyen efendimiz anne babanın değerini bize ne kadar güzel anlatıyor…acziyetimizin farkına varalım ,sevdiklerimizi DEĞER bilelim inşallah……
TEK KELİMEYLE HARİKA!…